Sosyal medyada birkaç dakika geçirdiğimizde bile hayatımızda eksik olduğunu düşündüğümüz birçok şeyle karşılaşabiliyoruz. Birinin işindeki başarısı, diğerinin spora ayırdığı zaman, bir başkasının ilgilendiği sanat dalı… Bunları gördükçe kendimizi geliştirmek istiyoruz. Fakat bir noktadan sonra bu istek, her şeye yetişme zorunluluğuna dönüşüyor. Bir şeye başlasak bile aklımız yapmadıklarımızda kaldığı için verdiğimiz emekten de memnun olamıyoruz.
Dürüst olmak gerekirse ben de bu durumdan şikâyetçiyim. Örneğin; şarkı söylüyor, besteler hazırlıyor ve kayıtlar alıyorum. Ardından bunları bir an önce insanlarla paylaşmak istiyorum. Aynı zamanda derslerimde başarılı olmam gerekiyor. Bu sırada düzenli şekilde spora da gitmeliyim. Bu üçü ve daha birçoğu hayatımda yer vermek istediğim uğraşlar. Ama her birine sonuç beklentisi ile girdiğim için günün sonunda yaptıklarımdan çok yetiştiremediklerimi düşünüyorum.
Bence burada gözden kaçırdığımız şey, örnek aldığımız her insanın farklı hayatlar yaşadığı. Birinin mesleğine, diğerinin hobisine ayırdığı emeği tek bir başarı ölçüsünde birleştiriyoruz. Bir başkası yalnızca sevincini paylaşırken biz kendimize yeni bir beklenti yükleyebiliyoruz.
2024’te yayımlanan, 74 yetişkinin beş gün boyunca takip edildiği bir araştırmada, sosyal medyada kendini daha üstün gördüğü kişilerle karşılaştırmak, o an daha düşük benlik saygısıyla ilişkili bulundu. Aynı çalışmada paylaşım yapılan anlar, daha güçlü bir sosyal bağlılık hissiyle ilişkiliydi. Bu sonuçlar tek başına neden-sonuç ilişkisi kurmuyor; sosyal medya deneyimini yalnızca ekranda geçirilen süreyle değerlendirmemek gerektiğini düşündürüyor.
Peki bu durumda ne yapabiliriz? Bana kalırsa önce gerçekten istediğimiz şeylerle, gördüğümüz anda heves ettiklerimizi ayırmalıyız. Yeni bir uğraşa “gaza gelmek” kolay; ona düzenli zaman ayırmayı istemekse ayrı bir mesele. Her hevesi hemen programa eklemek yerine bir süre bekletip hâlâ ilgimizi çekip çekmediğine bakabiliriz. Sonrasında da bu dönem hangi hedefin öncelikli olduğunu belirlemek gerekiyor.
Bu seçimi yaptıktan sonra iş yalnızca iradeye kalmıyor. Lise döneminde dereceye giren öğrencilerle katıldığım bir etkinlikte, öğrencilerden biri yaşadığı yerde ders çalışmak dışında fazla seçenek bulunmamasının başarısına katkı sağladığını söylemişti. Bu, herkes için geçerli bir açıklama değildi ama çalışma koşullarının önemini düşünmeme neden olmuştu.
2025’te PNAS Nexus’ta yayımlanan bir deney de çevremizi düzenlemenin değerine işaret ediyor. Telefonun internet erişiminin iki hafta engellendiği, arama ve mesajlaşmanın açık kaldığı müdahale, dikkat testindeki performansı ve katılımcıların bildirdiği iyi oluş düzeyini artırdı. Bununla birlikte, başlangıçtaki 467 katılımcının yalnızca yaklaşık dörtte biri engellemeyi en az on gün sürdürme koşulunu karşıladı. Yani yararlı bir değişikliği devam ettirmek de başlı başına güç olabiliyor.
Buradan hareketle, çalışırken dikkatimizi bölen uygulamalara erişimi sınırlamayı deneyebiliriz. “Bugün çok çalışacağım” demek yerine, hangi işi ne zaman yapacağımızı belirlemek de önerilerimden biri. Örneğin bir dersin belirli sorularını tamamlamayı hedeflemek, bütün eksiklerimizi bir günde kapatmaya çalışmaktan daha uygulanabilir geliyor.
Bütün bunları düzenini kurmuş biri olarak söylemiyorum. Planladıklarımı yapamadığımda kendimi suçladığım hâlâ oluyor. Ancak bir aksaklığın ardından kendimize yüklenmeden önce, planımızın gerçekçi olup olmadığına da bakmamız gerektiğini düşünüyorum. Neyi yetiştiremedik, neden yetiştiremedik ve yarın neyi değiştirebiliriz?
Her şeye ilgi duymaktan vazgeçmemiz gerekmiyor. Öğrenmemiz gereken, ilgilerimize hayatımızda nasıl yer vereceğimiz. Bazen bir gönderiyi daha sonra paylaşmak, bazen bir hedefe daha yavaş ilerlemek gerekecek. Önemli olan, başkasının hayatına yetişmeye çalışırken kendi yapmak istediklerimize zaman bırakamaz hâle gelmemek.


